Çetin Balanuye
PhD Felsefe
English
FELSEFE ve/veya EĞİTİM
  BALANUYE.NET » YAYINLAR » OKU
1 Mart 2021, Pazartesi  



Eleştiride Sluetler Çağı (1.01.1999, Cum)
Söylemenin apaçıklığı söylemde yerini bulanıklığa bırakır. Bunlardan birincisi, kalemimizi bir noktaya bastırıp sürükleyerek yaptığımızda olduğu gibi, belirgin bir çizgiye benzer; diğeri ise birbirine belli uzaklıklarda çok sayıda nokta koyarak ortaya çıkardığımız ‘çizginin silueti’ gibidir. Her ikisinde de bir yöneliş (doğrultu) anlaşılır; ama ilkinde bu yönelişi bilebilirken ikincisinde ancak seçebiliriz.

ELEŞTİRİDE SLUETLER ÇAĞI

(Bir Eleştiri Denemesi)

Çetin Balanuye


Crispin Sartwell

Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik

Ayrıntı Yayınları, 1999, 191 s.


Söylemenin apaçıklığı söylemde yerini bulanıklığa bırakır. Bunlardan birincisi, kalemimizi bir noktaya bastırıp sürükleyerek yaptığımızda olduğu gibi, belirgin bir çizgiye benzer;  diğeri ise birbirine belli uzaklıklarda çok sayıda nokta koyarak ortaya çıkardığımız ‘çizginin silueti’ gibidir. Her ikisinde de bir yöneliş (doğrultu) anlaşılır; ama ilkinde bu yönelişi bilebilirken ikincisinde ancak seçebiliriz. 

Felsefede post-modern etki, dönemin yazarlarında eleştirel bir felsefeyi benimseme sonucunu doğurdu. Felsefi etkinlik artık büyük oranda bir eleştiri yazınına katkıda bulunmak olarak anlaşılmakta. Bu eleştirinin ortak nesnesi ise kartezyen ikicilikte (dualism) temellendirilen Batı geleneğidir. Post-modern çağdaşlarımız Batı ile temsil edilen ‘hayat’ anlayışının yarattığı hayal kırıklıklarından yola çıkarak bir eleştiri gereksiniminde  birleşmekteler. Ancak bu eleştirilerden çok azı bir çizgi açıklığında; çoğunlukla bir söylemin bulanıklığından bakarak hazırlanmış bir hoşlanılmayanlar listesi çıkıyor karşımıza. Buna gelecek ilk savunmayı duyuyor gibiyim: Yöntemin kendisi de eleştirilenin bir parçasıdır; çözümleyici bir dilsel yaklaşım, modernliğin dizgesellik tutkusunu yansıtır. Bu savunmanın geçerlilik olasılığını saklı tutarak, problemin bir başka tartışmanın temel konusu olmayı hakettiğini belirtmeliyim.; en azından bu yazıda çizgisel bir açıklıkta ‘eleştiri’ yapmak niyetindeyim.

    

Sartwell’in kitabı bizi şaşırtan şeyler söylediği için değil, şaşırtıcı bir biçemi içeriğe uygun bir düzensizlikle sunduğu için ilginç. Yazarın hoşlanılmayanlar listesi iyi hazırlanmış: Batı, akıl, dil, devlet, din (ve değerler), soyutlama, ruh ve uygarlık. Karşılaştırmalı bir post-modern kolaylığı okuyucuya sunmak açısından bir hoşlanılanlar listesi yaratmak da aynı ölçüde kolay: Beden, dolayımsızlık, anarşizm, gerçeklik, edepsizlik. Sartwell, eleştirisine dayanak olarak özellikle Heidegger ve Bataille’ı seçiyor. Bu isimlerin altı çizilmeli !  Bu isimlerden son zamanlarda yararlanılış biçimi devletlerin bir dehayı resmileştirerek deliye dönüştürmesini andırıyor. Yazarımız bu suçlamayı tam olarak hakedenlerden değil elbette ama, zaman zaman, özellikle Nietzsche alıntılarına ilişkin yorumlarında olduğu gibi, (sf. 91) bir uçağın uçuşunu, levye tutar gibi yaptığı elleri ve uçak sesi çıkarmak için büzüştürdüğü dudaklarıyla kendisinin yönlendirdiğini sanan çocuğun durumuna düşebiliyor.

Sartwell’in şikayetlerini paylaşmamak olanaksız. Kısaca söylendikte, Sartwell insanın düşünen bir hayvan olduğu kadar düşünen bir hayvan olduğunun da anımsanması gerektiğini söylüyor. Üstelik zaman zaman bu isteğinde ileri giderek Kartezyen bedensizleşme yerine, neredeyse, akılsız bir edepsizleşmeyi öneriyor. İyi  niyetli bir okumayı sürdürürsek, ilkinde ileri gittiğimiz gerekçesiyle ikincisinde biraz aşırıya kaçmanın kabul edilebilir olduğunu bile düşünebiliriz. İyi niyetli bir okumayı sürdürelim.

Modern hayatlarımız yoğun bir ‘asıl gerçeklik’ arayışının baskısı altındadır. Giderek coğrafi bir konumlanış olmaktan iyiden iyiye çıkan ve bütün kültürleri hızla kendine benzeten Batı, 17.yy. dan bu yana görüneni değersizleştirirken erdemi görünenin dışında/ötesinde aramayı sürdürmüştür. Oysa görünen, olmakta olan her şey, demek tüm dünyada olanın kendisi ve gerçeğin de ta kendisidir. Sartwell’e göre gerçek terimi hep ters yüz edilerek kullanılmıştır; Platon’dan beri hep bir öteki alem arayışının sebebi bu çarpıtılan gerçeklik anlayışıdır. Gerçek ile yetinmeyip, gerçekte baştan aşağı kuşkulu bir asıl gerçek arayışı arkasından dünyadan nefret etmeyi getirir: Görünen değersiz, görünen adi, görünen pistir; ve bu görünenlerin bir toplamı olarak dünya, kendimizi ancak dil yardımıyla uzak tutabildiğimiz bir cehennemdir;  cennetse ötededir.

Bu Sartwell’e göre bir uyutmacadır: “Batı felsefesinin yirminci yüzyılı bir dil çağı olmuştur; ister analitik gösterge teorisi, ister sıradan dil felsefesi, isterse yapı bozumla yaşıyor olalım, fark etmez, hepimiz dil tarafından uyutulduk, dilin tuzağına düştük, dilde takılıp kaldık....” (sf.23). Yazar artık herkesçe vurgulanan bu dil dolayımından kurtulmak için şok deneyiminden yararlanmayı öneriyor. Büyük oranda doğu bilgeliğini yansıtan şok deneyimi gerçek ile aramıza kavramın girmesini engelleyecek biricik yol olarak öneriliyor: “Şok bizi dolayımsızlığa çağırır”. (sf.31)

Eğer Sartwell’in yazışındaki düzensizliğin kendisinin biçemsel bir seçimi olduğunu düşünmesem, gerçek, kavram ve insan üçlemesinin tartışıldığı bölümlerin başka türlü düzenlenmesi gerektiğini savlardım. Doğu, dolayımsızlık araştırmaları sonucu (buradaki araştırmanın rasyonel dizgesellik olmadığının okuyucu tarafından anlaşılacağını umarım) bize şokun yanısıra çeşitli başka çareler de sunmuştur: Farkındalık (awareness), meditasyon, şatori, seks, dans bunlardan bazılarıdır. Yine aynı konu bağlamında Doğu bilgeliğinden ayrı olarak Nietzche’nin uyarıları, ve arkasından da Bataille’in bir dolayımsızlık önerisi olarak esrimesi tartışılabilirdi. Ancak Sartwell, eleştirisindeki ‘silüet’ etkisini korumak adına olsa gerek, kimi şeyleri arka arkaya olumlarken, kimilerini de yine arka arkaya olumsuzluyor.

Sartwell’in kitabında Bataille ve Nietzsche’ye duyulan düşünsel yakınlığın arkasında, ayrıca ve kanımca daha önemli ölçüde bir duygusal şükran da seziliyor:  Bu, Sartwell’in, kardeşi Bob’un ölümüne verdiği ‘sahici’ tepkinin arkasında yatan bilişsel düzenlemeyle ilgili. Bu düzenlemenin bir açıklaması sayılabilecek ilk belirti, Sartwell’in kardeşinin vuruluşunun hemen peşinden hissettikleridir. Sartwell o anı şöyle anlatıyor: “Dünya başıma yıkılıyor hissine kapıldım, ve eğer kendi kendime fiili dünyada olan her şey iyidir, güzeldir diyor olsaydım, tam anlamıyla kendimi kandırmakla ya da tahrip etmekle ilgileniyor olacaktım. Bu, duyduklarıma mutlak ihanet olurdu” (sf. 68). Oysa Sartwell böyle yapmıyor; o, ölümün arkasından gelen idrak edilmezliği olumluyor: Bu, Bataille’a göre “güneşin o mükemmel idrak edilemezliğine erişmek demektir” (sf.67). Benzer biçimde bu, Nietzsche’nin de ancak iyi ve kötünün ötesinde bulunabileceğini söylediği bir tavırdır. Sartwell, “dünya bizim küçük yargılarımıza sürüngen umursamazlığı içinde ilerliyor” (sf.68) derken, Nietszhe’nin keşfettiği yücelik tarifine uymaya çalışıyor.

Kitabın anarşist bir söyleme davet gerçekleştirdiği bölümü kanımca en geçersiz çıkarımların yapıldığı bölüm. Sartwell’e göre devlet ontolojik anlamda zaten yok; bu savını Nietzsche alıntısıyla temellendirmeye çalışan yazar (sf.91), bana kalırsa yaptığı alıntıyı yanlış yorumlayarak, Devletin iyiliği ile ilgili paragrafı devletin varolup-olmadığı ile ilgili bir parçaymış gibi sunuyor. Oysa sonraki sayfalarda (sf.93) Nietzsche’nin sözünü ettiğinin devletin ontolojik olarak gerçek olmadığı değil tanımsal (descriptive) olarak gerçek olmadığı açıklık kazanır. “... Nietzche’nin devletin gerçek olmadığına ilişkin iddiaları, bence, devletin kendinin anlaşılmasını istediği gibi var olmadığı anlamına gelir”. (sf.93) Oysa devlet, elbette ve kesinlikle vardır ve Sartwell bu gerçeği test etmek isterse, daha önce arabanın gerçekliğinden kuşku duyanlara önerdiğini bu örneğe de uygulayabilir.

Sonlara doğru ortaya çıkan ‘edepsizliğe davet’ kitaba eğlenceli  bir  şeyler eklemekten öteye gitmeyen, duvar yazısı tadında bir bölüm. Yazılanlar elbette doğru, ama çok sıradan. İnsana kültürün yaptığı herhangi başka bir şey, edepsiz sözcükleri kamusal söylemden kazıma gayretinden daha az şaşırtıcı değil. İşin kötüsü herkes bunun farkında. Yıllar önce bir dostum bedenimizle ilişkili sözcüklerin birer sövgü değil, övgü aracı olmalarına katkıda bulunmak üzere kendi çapında bir yeniden eğitim  hareketi başlatmıştı. İlk iş olarak bir butik çalıştıran arkadaşına giderek, vitrinin önünde durmuş ve “vitrini ne güzel tasarlamışsın, sik kadar güzel” demişti.

Son olarak, Sartwell’in kitabının her tür entelektüel kasıntadan uzak ve içten bir metin sunduğunu söylemeliyim. Bu tür metinlerin kışkırtıcı ya da en azından dürtükleyici etkilerinin olacağı açıktır.

 

İlgili Doküman
Eleştiride Sluetler Çağı (Elestiride Sluetler Cagi.doc, 38 KB)
 
ÖZGEÇMİŞ | YAYINLAR | TEZLER | SUNUMLAR | Ders Notları | ARAMA | İLETİŞİM | ANA SAYFA
©2006-2021 Çetin Balanuye
www.balanuye.net