Çetin Balanuye
PhD Felsefe
English
FELSEFE ve/veya EĞİTİM
  BALANUYE.NET » YAYINLAR » OKU
1 Mart 2021, Pazartesi  



Hırsız Polis'le Kaçamak Diyaloglar (23.04.2006, Paz)
Geçtiğimiz haftalarda Radikal İki'de yayınlanan iki ayrı yazıda iki ayrı düşünür, Hırsız-Polis adlı diziyi tartışmalarına zemin olarak seçti. İlk yazı özetle şöyle diyordu:


Kaçamak diyaloglar

Hırsız-Polis'i Nalçaoğlu ve Aymaz'dan farklı geri planlara yaslanarak, yeni bir gözle okumak


Radikal İKİ 23/04/2006 


ÇETİN BALANUYE 


Geçtiğimiz haftalarda Radikal İki'de yayınlanan iki ayrı yazıda iki ayrı düşünür, Hırsız-Polis adlı diziyi tartışmalarına zemin olarak seçti. İlk yazı özetle şöyle diyordu: Mavi-Çınar ve Mavi-Aksak ilişkileri iki farklı aşk deneyimine denk düşüyor. Her iki deneyime ilişin Lacan'ın bize sağladığı fikri geri plan verimli okuma pratikleri sunuyor. Buna göre Mavi, Çınar için "arzu nesnesi"dir, sözde imkansızdır ama onların imkansızlığı yalnızca kavuşmaya engeldir, süren haliyle aşka değil. Mavi, Aksak içinse "arzunun yüce nesnesi"dir. Aksağın aşkı asıl imkansız olandır, kavuşmayı hedeflemez, bitimsizdir. Bu özellikleriyle ilk ilişki "sıradan nesne", ikinci ilişki ise "yüce nesne" kavramlarıyla okunup Lacan'cı bir esinle anlaşılabilir.


Lacan yetmez

 

İkinci yazıda, Göksel Aymaz, ilk yazıda öne sürülen kuramsal denemeyle pek ilgilenmiyor. O, daha çok, bir TV dizisine moda bir kuramın gözlükleriyle bakmanın hem saçma hem de sakıncalı olduğunu ileri sürüyor. Dolayısıyla metin içi felsefi bir eleştiri değil, metin dışı sosyopolitik bir eleştiri yapmayı seçiyor.

Ben bu yazıda her iki yazıya da bir eleştiri yapmak, adı geçen diziyi farklı geri planlara yaslanarak yeni bir gözle okumak istiyorum.

Halil Nalcaoğlu'nun Lacan'cı "arzu", "eksiklik", "sembolik" ve "metanomi" gibi kavramları Hırsız-Polis okumasına uyarlaması son derece yaratıcı. Bu kalkışmasından dolayı onu ne Zizek'ten etkilenmekle ne de hoş bir popüler seyirliğe bakıp şapkadan tavşan çıkarmakla suçlayabiliriz. Felsefe, sürekli sentezler yaratmak, yeni sentezlerle karşılaşmak, parçalamak ve yeniden yeniden sentezlemek değil mi?

Ancak, diziyi yalnızca Lacan'cı gözle okumak sanki yeterince verimli olmuyor. Derrida'nın hakkı yeniyor adeta! Öyle ya, Aksak tam da Derrida'cı anlamda "tam olarak hiçbir zaman orada olamayan" bir Mavi'ye âşık. Mavi'nin ampirik bulunuşu ile onun aşkının kaygan muhatabı hiçbir zaman "aynı anda, burada ve şimdi" değil. Aksak'ın Mavi'si tam bir anakroni örneği: Sürekli ertelenen bir söz, bitimsiz bir davet ve beklenmedik ziyaretleriyle tam bir hayalet!
Mavi'nin ampirik bulunuşu en çok bir öfke kaynağı Aksak için. Çünkü Mavi, Aksak'ın bu aşk deneyimine simetrik bir yanıt veremediği gibi, Çınar'a duyduğunu söylediği aşk da karar verilemezliğin ıstırabını taşıyor gibi görünmüyor. İmkansızlığı iki ayrı ampirik koşulun uzlaştırılmasının güçlüğünden ibaret. Hırsızlık ya da polislik Aksak'ın imkansız aşkının zorunlu olarak her zaman "olanaklı, ama şimdi değil!" oluşu karşısında hafif bir imkansızlık. Çınar'ın en çok evliliğe götürebileceği Mavi, aşkını böyle kolay bir karara indirgediğinde Aksak'ın ıstırabına karşı asimetrik bir şiddet uyguluyor.


Ahlâksızlar


Aymaz'ın eleştirisi açısından bakıldığında da Derrida yeterince esinleyici duruyor. Yazar, "Bu bir televizyon dizisi, Flaubert romanı değil... Bir Flaubert romanı işin içine yapımcılar, yönetmenler, reklamverenler, kanal yöneticileri karışmaksızın, yalnızca Flaubert'in ürünüdür, ona aittir" diyor. Bunu, Nalçaoğluvari okumaları bu dizilerden türetmenin yersizliğini temellendirmekte kullanıyor. Ona göre, tek ve güçlü bir yazarın kaleminin tutarlılığını ve derinliğini beklememeliyiz bu dizilerden.


Derrida'dan kalan belki de en çarpıcı fikir şudur: "Söyleyen, 'söylenen'in kaynağı, onun başlatıcısı ve pusulası değildir; ikincisi birinciden türemez, ona belki uğramıştır ve belki onda beklemiştir ama sonra yayılmayı sürdürmüş, başka söyleyenlere, başka ağızlara, kalemlere sirayet etmektedir. Bu sirayet edişin çoğu metin içinde gerçekleşir. Ama, Derrida için zaten metnin dışında hiçbir şey yoktur. Yani, söyleyene sirayet eden etkiler bir biçimde her zaman metinseldir" (textual).

Bu diziyle ilgili ilk akla gelen "söyleyen" olarak senarist(ler), sirayet edişin şimdilik merkezinde duruyor. Bu arbededen çıkıp gelen "söylenen" işte bu nedenle "büyük eser", "küçük eser" düzleminde sabit bir yere konamaz. Bir metnin başka metinlere ilişip sirayet etme gücü kadar, başka metinlerin sirayetine de açık olma yatkınlığı taşıması son derece önemli olabilir. Bu özelliği, metni en azından değersiz kılmaz. (Bu diziyi bu açıdan sıradan bir "kitsch" yapmayan şey, hakkında en azından bizlere Lacan'ı, Derrida'yı anımsatması bile sayılabilir.)


Hırsız-Polis, pek çok açıdan dikkate değer bir yapım gibi görünüyor. Oyunculukları vurgulamaya gerek yok. Aksak, adeta izleyenlere hesap soruyor, bizi evimizde rahatsız ediyor. Aslında tüm kadro, yaygın değerler açısından bakıldıkça izleyiciyi Derrida'cı anlamda "tekil" (singular) hayatların "toptancı" (total) yargılar karşısında nasıl adilce temsil edilemediğini göstermiyor mu?
Aksak bir hırsız, ama onu anlıyoruz. Mavi de bir hırsız, onu yalnızca anlamıyor, seviyoruz da. Fulya, eski bir fahişe, ama o çaresiz ailenin hep yanında oluşu içimize su serpiyor. Hayri bey, 30 yıl eşi dışında birine âşık yaşamış, eşinin ölümünün hemen ardından aşkına sığınıyor. Hayri bey sanki eşini aldatmamış, onu adeta yürekten anlıyoruz. Çınar, bir polis ama görevinin gerekleriyle aşkının etkisi çeliştiğinde ikincisine sadık kalıyor. Arıza, sözcüğün tam anlamıyla bir arıza örneği, ama onun "yapmıyor" değil, "yapamıyor" oluşunu yakından bakınca görmüyor muyuz? Dursun amca, sert ve duyarsız bir koca, sevgisiz bir baba olmuş, ama artık ölüm döşeğinde, onu çok seviyoruz. Size de bir çırpıda "hepsi ahlâksız ve yanlış tipler" deyip geçmek zor gelmiyor mu?

İlgili Doküman
Kaçamak Diyaloglar (Kacamak diyaloglar.doc, 52 KB)
 
ÖZGEÇMİŞ | YAYINLAR | TEZLER | SUNUMLAR | Ders Notları | ARAMA | İLETİŞİM | ANA SAYFA
©2006-2021 Çetin Balanuye
www.balanuye.net