Çetin Balanuye
PhD Felsefe
English
FELSEFE ve/veya EĞİTİM
  BALANUYE.NET » YAYINLAR » OKU
1 Mart 2021, Pazartesi  



Millî Eğitim İdeolojisi Üzerine İdeolojik Bir Kitap (1.01.1999, Cum)
Türkiye'de Millî Eğitim İdeolojisi bir doktora tezi. İsmail Kaplan tarafından İngilizce yazılan tez, yine yazar tarafından Türkçeye çevrilmiş ve İletişim Yayınlarından piyasaya çıkmış. Yayınevinin kitap seçiminde dikkat ettiği ölçütlerden kuşku duyulmasına yol açacağını düşündüğüm bu kitap eğer bir tez olarak kalsaydı belki de şimdiye göre daha az okunacaktı. Bu iyi mi olurdu, yoksa kötü mü? Bilmiyorum; bir açıdan bakıldığında tez olarak kalması iyi olurdu gibi geliyor bana, o zaman ancak bir tezden beklenebilecek kadar yarar ya da zarar umardık bu çalışmadan. Demek pek bir etkisi olmazdı. Bir başka açıdan bakıldığında, çok az tezin yayımlanma şansına eriştiğini anımsarsak, bu girişimle üniversitelerde olup biten "bilimsel" etkinlikten "dışardakiler"in haberdar edilmesi bakımından yayınevini kutlamamız gerekir. Gerçi bunlar benim öznel düşüncelerim. Yayımlanışından bugüne dek gelen tepkilere bakılırsa kitap tutmuş görünüyor; Virgül'ün 20. sayısında yayımlanan bir yazı, Radikal'deki bir tanıtım... hepsi de kitabı göklere yükseltiyor. Bana da bildiğimi okumak kalıyor.

Millî Eğitim İdeolojisi Üzerine İdeolojik Bir Kitap


Çetin Balanuye

İsmail Kaplan
Türkiye'de Millî
Eğitim İdeolojisi
İletişim Yayınları, 1999, 196 s.
 

 
VİRGÜL 22, Eylül 1999, s. 42--4


Türkiye'de Millî Eğitim İdeolojisi bir doktora tezi. İsmail Kaplan tarafından İngilizce yazılan tez, yine yazar tarafından Türkçeye çevrilmiş ve İletişim Yayınlarından piyasaya çıkmış. Yayınevinin kitap seçiminde dikkat ettiği ölçütlerden kuşku duyulmasına yol açacağını düşündüğüm bu kitap eğer bir tez olarak kalsaydı belki de şimdiye göre daha az okunacaktı. Bu iyi mi olurdu, yoksa kötü mü? Bilmiyorum; bir açıdan bakıldığında tez olarak kalması iyi olurdu gibi geliyor bana, o zaman ancak bir tezden beklenebilecek kadar yarar ya da zarar umardık bu çalışmadan. Demek pek bir etkisi olmazdı. Bir başka açıdan bakıldığında, çok az tezin yayımlanma şansına eriştiğini anımsarsak, bu girişimle üniversitelerde olup biten "bilimsel" etkinlikten "dışardakiler"in haberdar edilmesi bakımından yayınevini kutlamamız gerekir. Gerçi bunlar benim öznel düşüncelerim. Yayımlanışından bugüne dek gelen tepkilere bakılırsa kitap tutmuş görünüyor; Virgül'ün 20. sayısında yayımlanan bir yazı, Radikal'deki bir tanıtım... hepsi de kitabı göklere yükseltiyor. Bana da bildiğimi okumak kalıyor.

İsmail Kaplan'ın kitabını görür görmez edindim. Kitabın bir doktora tezi olması ilkin sıkıcı olabileceğinden endişelenmeme, ama -biraz dişimi sıkarsam- belli ölçülerde "nesnel" bir yaklaşım ve görece titiz bir "uslamlama" bulabileceğimi düşünmeme yol açtı; hızla okumaya koyuldum. Ancak ilk seksen sayfanın sonunda şu üç gerekçeyle okumamın yönü değişti: Bir; lisans düzeyinde "eğitim" görmüş birinin bile bileceği, neredeyse "kalıplaşmış" eğitim felsefelerinden hiç söz edilmezken, yazar kendine üç eğitim felsefesi uydurmuş. İki; "Eğitimin İdeolojik ve Siyasal Pratikleri" başlığı altında yazar, önceki bölümde uydurduğu eğitim felsefelerinin içine "Faşist İtalya", "Nazi Almanyası", "Militarist Japonya", "Sovyetler Birliği" vb. ülkelerin eğitim pratiklerini yerleştirmiş. Üç -en önemlisi de bu-; uydurma felsefelerin arasına Cennet-Araf-Cehennem komedyasını andıran bir yaklaşımla serpiştirilen birkaç klişeleşmiş ülke örneğinin hemen arkasından XX. yüzyılın başlarında "ulusçu" olmakla yerin dibine batırılmaya çalışılan Kemalist eğitim uygulamalarının gelmesi...

İşte bu yazı sözünü ettiğim üç "kötü niyet" kanıtının ayrıntılandırılmasını amaçlıyor. Bir de becerebilirsem "Nasıl olmalıydı?" üzerine birkaç söz söylemek niyetindeyim.

Bir eğitim doktoruna eğitim felsefelerini anlatmak uygun olmaz. Ancak, bu yazının okuyucularıyla paylaşmak amacıyla birkaç temel nokta üzerinde durmalıyım. "Eğitim Felsefesi" kavramı genel olarak "Öğretilmeye değer olan nedir?" sorusuna verilen yanıtları ve bu yanıtların temellendirilişlerini akla getirir. Bu soru göründüğünden daha karmaşıktır, çünkü "Nasıl bir insan?", "İyi ve kötü nedir?" gibi temel felsefe sorularına koşut gelişir; yanıtlarıysa nesnel kesinliklerle değil, "öznel" ya da "kültüre ve zamana göre değişen" yeğleyişlerle temellendirilir. Bu nedenle eğitim konusunda kafa yormuş pek çok kişi, soruna farklı yaklaşımları 'felsefe' diye adlandırmak yerine 'akım' ya da 'ekol' demeyi seçmiştir.

Bu akımlar nelerdir? Hangi kaynağa gidersek gidelim adları temelde aynıdır: Daimicilik, Esasicilik, Politeknik Eğitim ve Varoluşçuluk. Tarihi eğitim bağlamında yeniden okuyarak bu klasik sınıflamaya başka akımlar ekleyenler de vardır; ancak bu tür bir girişim özne, ötekiler (toplum), içerik ve ilişki biçimi bileşenlerinin tümü açısından gerçekten farklı bir "akım"dan söz edebilmeyi başarma yükümlülüğüyle karşı karşıyadır. Hepsinden önemlisi, bir akımın adının o akımın temel özelliklerini nesnellikle yansıtacak nitelikte olabilmesidir. Bu koşul "ad" kavramının kendinde vardır. Herhangi bir şey, adı söylenince eleştirilmiş, küçültülmüş ya da kötülenmiş olmaz; bir başka deyişle bir şeyin adı, o şeyin değerini azaltmak gibi bir etki yaratmaz. Tersi durumlar "ad" yerine "lakap"ın kullanıldığını gösterir. Bu nedenle, her ne kadar XX. yüzyıl Batı değerleriyle baktığımızda Ortaçağ toplumsal hayatının pek çok yönünü benimsemezsek de, bu çağı tarih kitaplarında 'dehşet çağı' adıyla sunmayız.

Kitabımıza gelirsek, İsmail Kaplan'a göre eğitim felsefeleri üçe ayrılıyor: Bunlar Despotik Eğitim, Liberal Eğitim ve Eşitlikçi Eğitim. Okur okumaz insan adlardaki tuhaflığı seziyor. Çünkü Despotik Eğitim daha baştan ya da "isimden" kaybetmiş durumda. Bana kalırsa yazar bütün eğitim felsefelerini üçe ayırdıktan sonra bunları kısaca "kötüler", "az kötüler" ve "iyiler" diye ayırsaydı ortalama bir Türk okuyucusuna da kolaylık sağlamış olurdu; böylece millî eğitimimizi de millî sinemamızın "anlaşılırlık" düzeyine ulaştırmış olurduk.

Yazar despotik eğitimi, "halkın kendi kendini yönetmesi yerine bir sınıfın mutlak hâkimiyetini sürdürme amacını güden eğitim" (s. 21) olarak tanımlıyor. Ancak bu "eşsiz!" tanımın kendi özgün buluşu olduğunu gizlercesine tanımın bittiği yere bir alıntı imi koyuyor ki metnin akademik yanı zarar görmesin. Akademik yazında "atıf" yazarı sorumluluktan kurtarır; düşünceler başkalarının dedikleriyle temellenmiş, güçlendirilmiş ya da en azından paylaşılmış olur. Kimi durumlardaysa -burada olduğu gibi- yazarın düşüncesi o denli tuhaftır ki gereksinilen referans desteği bir türlü bulunamaz. Yazarımız da despotik eğitim tanımının sonuna koyduğu imle bu güçlüğü aşma girişiminde bulunmuş; sayfanın altına gidiyoruz bir de ne görelim: Üç ayrı kaynak, biri Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi, diğeri bir sözlükteki despotizm maddesi, öteki de içinde yine despotizmin tanımı geçen, Thomas Hobbes'a ilişkin bir kitap. İyi ama üstteki tanım "despotik eğitim"e ilişkin değil miydi?

Despotizmin tanımından yola çıksak bile kitap eğitim adına bize yeni bir şey öğretmiş olmuyor. Eğitim politiği üzerine yazılan onlarca kitap, eğitim ile güç ve güçlü arasındaki ilişki üzerinde durmuştur. Bu çok genel bir saptamadır: Hayatı belirleme işinde bir "güçlü"nün ortaya çıktığı her durumda, toplumsal alanın bu belirleme çabasına uygun biçimde düzenlendiği görülür. Bu durum XIII. yüzyılda da böyleydi, bugün de böyledir; devrim sonrası Sovyetler'de de, 20'ler Türkiye'sinde de böyle oldu. Egemenliğin sürdürülmesinde bir araç işlevi görmesi eğitim olgusunun çok eski bir açmazıdır. Bu açmazın üstesinden gelmek üzere yola çıkanın, sırtını hiçbir ideolojiye dayamaması gerekir. Sonu bir devlete çıkan her ideoloji eğitimin "enstrümanlığını" içine sindirmelidir; olmuyorsa bu yalnızca "ötekileri" olumsuzlayıp "bizi" olumlamak olur ki, bunu her şeyden önce bir tezden beklemeyiz.

Yazar kitap boyunca kendini apaçık duyuran yanlı tavrını liberal eğitimi anlatırken de sergiliyor. Despotik eğitimi anlatırken 2000 küsur yaşındaki Platon'u en kötü eğitimciler listesine alan Kaplan'ın 250'lik Kant'ı anlatırken nesnel olması elbette beklenemez; ama insan en azından anlama çabasını görmeyi bekliyor. Bir büyüğüm öğütlemişti; düne ilişkin metinler söz konusu olduğunda şu üç şeyi birbirinden ayrı ortaya koymalı, sonra da bunları bir bütün içinde değerlendirmeliyiz: 1. Metin sahibinin söylemek istediği ne? (niyet) 2. Ne diyor? (metin) 3. Denilenden başkaları ne(ler) anlıyor? (yorumlar). Böyle bakmak bir yana, Kaplan soruna mezara ateş eden fanatikler gibi yaklaşıyor. "Kant'ın Felsefesi" başlıklı alt bölümde kendi yaptığı alıntıyı çarpıtıyor: Bu bölümün 68. alıntısında Kant açıkça devletin aktif ve pasif üyeleri arasında ayırım yapar. Bu ayrıma göre devletin yönetimine etki etme hakkı, insan olmaktan gelen doğal haklardan değildir ve dolayısıyla ancak aktif üyelere özgüdür. Aynı alıntıda pasiflerin çalışarak aktif olabileceği de söylenir. Kaplan bu alıntıyı kendince yorumlarken "çalışarak" koşulunun yanına "eğer yetenekli veya talihli iseler" eklemesini yapar (s. 52). Böylece yanlı bir yazar olmanın yanı sıra dürüstçe olmayan yollardan tezini belletme çabasında olduğunu da belli eder. Oysa hemen arkasından gelen bir başka alıntıda Hans Reiss, Kant üzerine konuşurken, "çağdaş ölçülerle değerlendirilecek olursa..." (s. 53) diyerek tarihi Kaplan gibi yargılamak değil, anlamak niyetinde olduğunu kanıtlar. Üstelik birkaç tümce sonra da "Kant, belki de hiç şaşırılmaması gereken biçimde, hâlâ XVIII. yüzyıl geleneklerine derinden derine bağlıdır" der (s. 53) Kaplan. Buna bence de hiç şaşırmamak gerekir... Öte yandan tarih boyunca seçkinci bir dünya görüşüne açıkça yakınlık duyanlar elbette olmuştur. XX. yüzyıl ölçütleriyle bu yadırganabilir, ancak köleliğin Brezilya'da daha 1888'de yasaklandığı düşünülürse Fransız Devriminin uyarıcısı durumundaki Kant'ın seçkinciliği anlaşılabilir... Elbette eğer niyetimiz anlamaksa.

Kitabın kalan bölümleri genel olarak Türk millî eğitimine ayrılmış. Yazar yanlı tavrını bu bölümlerde de sürdürmüş. Ona göre Mustafa Kemal'in eğitim anlayışı "millî" olduğu için eleştirilmelidir. Mustafa Kemal'in millî bir eğitimi yeğleyip dinî ve evrensel bir eğitim anlayışını yadsıması Kaplan'a Nazi ideologlarının "halkın sinirlerine çelik dökmek" (s. 141) deyimini anımsatır. Yazar Cumhuriyet dönemi eğitim ilkelerini, millî olmalarından başka, evrenselliğe oranla dini daha az olumsuzlama suçuyla da yargılar (s. 139). Yalnız Mustafa Kemal mi? İsmet İnönü ve Hasan Âli Yücel de millî bir eğitim fikrini benimsemelerinden ötürü Kaplan'ın aklına yine Hitler'in gelmesine yol açar. Kaplan'a göre "bu yekparelik ve tekillik aşkının veya böylesine bütüncül bir siyaset ve eğitim anlayışının Hitler'in iktidara gelmesinden çok önce bu kadar açık dile getirilmiş olması gerçekten ibret vericidir" (s. 145).

Aklı başında herkes ne diyeceğimi tahmin etmiştir sanırım: Yahu Mustafa Kemal Türk ulusal kurtuluş savaşının lideri değil miydi? Savaşın ardından yaptığı ilk iş ulusal bir devlet kurmak değil miydi? Peki XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başları "ulus devlet"lerin mantar gibi türediği yıllar değil miydi? Milliyetçilik iki dünya savaşı arasında tüm Batının ortak realitesi değil miydi? Böylesi bir nesnel gerçeklikte, parçalanan bir imparatorluktan ulusal bir devlet çıkması sürpriz midir?

Bunlar çok temel sorulardır, yanıtları ilköğretimde verilir; ancak görülüyor ki, doktora düzeyinde unutuluyor. Böylesi bir tabloda, XX. yüzyılın başlarında, sömürge olma/ulus olma kavgasından galip çıkmış bir halkın ve liderinin "ulusçu" olmasında şaşılacak, üstelik bir de kızılacak hiçbir şey yoktur. Bu dönem bütün tarih kitaplarında Batı emperyalizmine karşı ulusçuluğun eşsiz bir zaferi olarak nitelenir.

1923'ten sonraki politikaları bu zaferi sürdürmenin gerekleri olarak değerlendirmek gerekir. Mustafa Kemal'in "millî eğitim" vurgusu bu gereğin bir ifadesidir. Üstelik, eğitim yoluyla ulusal varlığı sürdürme çabası, daha önce de söylendiği gibi, eğitimin araçsallığı sorununun genel bir yansımasıdır. Bu sorun yalnızca Türkiye Cumhuriyetinin eğitim uygulamalarına özgü değildir. "Yaşasın Ulus!" sloganının ilk kez devrim sonrasında Fransızlarca kullanıldığı söylenir; bu durumda Mustafa Kemal'in ulusa yönelik yüreklendirmesinin oldukça isabetli, Türk eğitiminde ulusallaşmanın ise "gecikmiş" olduğunu söylemeliyiz. Çünkü XIX. yüzyıl birçok Batı ülkesinde bir "millî eğitim" sistemi şekillendirme arayışları içinde geçmiştir. Devrim sonrası Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal'le yalnızca ulusal bir eğitime değil, "akılcı", "bilimsel" ve "yaygın" bir eğitime de yatırım yaparak en azından "çağcıl" olabilmeyi başarmıştır.

Mustafa Kemal hakkındaki kültür birikimimiz, ne yazık ki, iki uçlu bir hata düzlemi üzerinde duruyor. Bir yanda onu "yürek gözü kapanmış bir despot" olarak anlatanlar, diğer yandaysa "ebedî lider" olduğunu söyleyenler. Birinciler Mustafa Kemal'e yönelik sövgü, ikincilerse övgü birikimine olanca güçleriyle katkı sağlamakta. En ilginci de, ikincileri eleştirirken birincilerin, birincileri eleştirirken de ikincilerin kendi duruşlarını değiştirmeksizin korumaları... Bu düzlemde ortalara gelindikçe üniversite yayınlarıyla karşılaşmayı umuyor insan; ummaktan öte bunu diliyor. Üstelik konu bir de millî eğitimle çerçevelenmişse, nesnellik bulunmaz Hint kumaşı olup çıkıyor karşımıza. Bu kitaptan beklentim nesnellikti, ama olmadı.

Kitabın temsil ettiği yanlı tavra yönelik tepkimin, eğitimimizin bugünkü durumunu onayladığım anlamına gelmeyeceği -umarım- açıktır. 90'ların dünyasında Türkiye'nin eğitim işlerinde "milliyetçilik" dozunu fazla kaçırdığı besbelli. Mustafa Kemal'e ilişkin saplantılı bir "övgücülük"te birleşen hükümetler, bu görüşün müfradata yansıyan "yapmacık" biçimleri ve 20'ler Türkiye'sinin "çağcıllık" ve "özgünlük" özelliklerinden tümüyle uzak bir millî eğitim... En kötüsü ise bu aymazlıkların, nesnel olmaları beklenen akademisyenleri de iki uçlu hata düzleminde bir uca sürüklemesi.

Sonuç olarak, "Türkiye'de millî eğitim ideolojisi" konusunun henüz araştırılmayı bekleyen bir konu olduğunu söylemeliyim. Konu, güvenilir bir nesnellik testi gibi; dileyen kendini sınayabilir...

 

 

İlgili Doküman
Millî Eğitim İdeolojisi Üzerine İdeolojik Bir Kita (Milli egitim ideolojisi uzerine ideolojik bir kitap.doc, 67 KB)
 
ÖZGEÇMİŞ | YAYINLAR | TEZLER | SUNUMLAR | Ders Notları | ARAMA | İLETİŞİM | ANA SAYFA
©2006-2021 Çetin Balanuye
www.balanuye.net