Çetin Balanuye
PhD Felsefe
English
FELSEFE ve/veya EĞİTİM
  BALANUYE.NET » YAYINLAR » OKU
25 Mart 2019, Pazartesi  



Yalnızca Şunu Söylemek İstiyorum: Ayırdıkça Yalnızlaşıyoruz! (25.10.2010, Pts)
Yalnızlık kavramının üç görünümü vardır: İlki "mutlak" yalnızlık, ikicisi "göreceli" yalnızlık, üçüncüsü de "öznel" yalnızlıktır. Tek tanrılı dinlerin"fail" tanrısına iman edenler için mutlak yalnızlık Tanrı'ya mahsustur. O bu anlamada türünün tek örneğidir, eşi, benzeri, hısım ya da hasımı yoktur. Ama, Spinozist ya da panteist biriyseniz, Tanrı ya da kozmos aynı gerçeğin iki farklı dile getirilişidir. Dolayısıyla, artık "o" diye işaret ettiğinizfail, kasıtlı, amaçlı bir varlıktan söz etmiyorsunuzdur. Olmakta olan her şeyin bir aradalığı, olagellişi, olurken çeşitlenişi, çoğalıp eksilmesi Tanrısal ya da kozmik olanın ta kendisidir.

                       

                                  YALNIZCA ŞUNU SÖYLEMEKİSTİYORUM:

                                         AYIRDIKÇA YALNIZLAŞIYORUZ!
                                                        Çetin Balanuye

                                           Psikeart,  Eylül-Ekim  2010, s. 82-87


Yalnızlık kavramının üç görünümü vardır: İlki, “mutlak” yalnızlık, ikincisi “göreceli” yalnızlık, üçüncüsü de “öznel” yalnızlıktır.

Tek tanrılı dinlerin “fail” tanrısına iman edenler için mutlak yalnızlık Tanrı’ya mahsustur. O bu anlamda türünün tek örneğidir, eşi, benzeri, hısım ya da hasımı yoktur. Ama Spinozist ya da panteist biriyseniz, Tanrı ve kozmos aynı gerçeğin iki farklı dile getirilişidir. Dolayısıyla, artık “o” diye işaret edeceğiniz fail, kasıtlı, amaçlı bir varlıktan söz etmiyorsunuzdur.  Olmakta olan her şeyin bir aradalığı, olagelişi, olurken çeşitlenişi, çoğalıp eksilmesi Tanrısal ya da kozmik olanın ta kendisidir.

Öyleyse, fail bir tanrı fikrinden uzaklaştığınız andan itibaren mutlak yalnızlık kavramı içi boş bir kavram olur; tanrı ya da kozmos bu anlamda bir “tür” olamayacağı için, türünün tek bir üyesi olmak ifadesi de anlamsızlaşacaktır. Her şeyin kendisine içkin olduğu bu kozmik gerçeklik, mutlak yalnızlık kavramını işlevsizleştirir.

Farklı gerekçelerle, insan ya da diğer tüm varlıklar (canlı-cansız) için de mutlak yalnızlık “düşünülebilen” ama “deneyimlenemeyen” bir kavramdır. Varlıkların hiçbiri, bir "tür"den yoksun değildir ve dolayısıyla da türünün tek üyesi değildir. Bu olgu, taşlar için olduğu kadar, kuşlar için, ağaçlar ya da insanlar için de geçerlidir. Türünün tek üyesi olarak belli bir süre yaşamış olmak nasıl bir şeydir, bilemeyiz. Bu açıdan, çok eskiden bir tür olarak yaşarken, türünün tüm üyeleri ağır ağır yok olmuş, son üyeninse yok oluşa doğru yaklaşırken tek başına ne deneyimlemiş olabileceğini düşünmek ilginçtir.

Göreceli yalnızlık ise tümüyle geçici bir mekânsal uzaklığa işaret eder. “Bu gece evde yalnızım” dediğimizde, ya da “yalnız başına sokakta ne yapacaksın?” diye sorduğumuzda, türünün tüm diğer üyelerini yitirmiş birinden söz etmediğimizi, sadece, türünün diğer üyeleriyle arasında fiziksel mesafe bulunan birinden söz ettiğimizi biliriz.

Son olarak, öznel yalnızlık, kavramsal açıdan mutlak ve göreceli yalnızlıkla ilişkili olabilse de, bu ikisiyle zorunlu bir bağ içermez. Öznel yalnızlık, hiçbir nesnel gerekçe yokken de hissedilebilen yegâne yalnızlık türüdür. Kıyamet kopsa ve bir an için başımı kaldırıp çevreme, uzaklara, en uzaklara baksam ve türümün üyelerinden tek birini bile göremesem, en azından göreceli yalnızlık deneyimlemem kaçınılmaz olurdu. Oysa bu denli büyük bir felakette bile öznel yalnızlık duygusu deneyimlemiyor olabilirim. (Bu durumda yaşanan duygu-durum, daha çok travma, panik, ya da giderek yas olabilir.) Öte yandan, türümün tüm üyeleriyle içli dışlı olduğum, deyim yerindeyse kalabalıkların arasında olduğum kimi zamanlarda fena halde öznel yalnızlık acısı çekiyor olabilirim.

Bu tuhaf ayrıksılığı nedeniyle öznel yalnızlık insanı (kim bilir belki başka varlıkları da!) en fazla meşgul eden yalnızlık türüdür. Edebiyat, şiir, sinema ve bir ölçüde felsefe hep bu sıra dışı yalnızlık durumlarını anlamaya odaklanmıştır. Ne oluyor da öznel yalnızlık duygusu deneyimliyoruz?

Adı üstünde "öznel" olan bir yaşantının "nesnel" gerekçelerini derlemeye çalışmak kendiyle çelişik bir işe kalkışmak olur. Öyleyse, bu konuda herkes kendi dilince bir şeyler anlatmalıdır. Benim dilimde öznel yalnızlık, zorunlu olarak terk etmek ya da terk edilmek kavramlarıyla ilişkilidir. Klasik psikanalize göre, trajedimizin temelinde bu iki kavram arasında gidip gelen belirlenmişlikler vardır: Bir yerleri ya da bir şeyleri zorunlu olarak, seçmeden, belirlenmişçesine terk eder, ya da kimi yer ya da şeyler tarafından -yine ortada bir seçim olmaksızın- terk ediliriz.  Dikkatli okuyucular hemen fark etmiş olmalı: Ana rahminden çıkış serüveninden söz ediyoruz.

Bu serüvenin neredeyse bütün evreleri sayısız terk etme ve terk edilme yaşantılarından oluşur. Freud'un ünlü "fort-da" (geldi-gitti) oyunu, bebeğin karşısındaki yetişkinin bir gösterip bir sakladığı oyuncakla ve "geldiiii!"/ "gittiii!" sesleri çıkararak tekrarladığı "terk ediş-ediliş" ritüelinin adeta bundan böyle hep sürecek seanslarına bir hazırlık niteliğindedir. Ayrılma anksiyetesi (separation anxiety) olarak da bilinen bu serüven, devamı gelecek kopuşların, ayrılışların, bir anlamda terk ediş ve terk edilişlerin de başlangıcıdır. Psikanalizin dostu mu düşmanı mı hala bilemediğimiz Lacan için, travmanın asıl uğrağı "ben" ile "ben olmayan"ın ayrıştığını sandığımız/düşündüğümüz/hissettiğimiz o meşhur ayna evresidir: bebek, tam da ilk kez "ben buyum" dediği ayna karşısında, "ben" sandığı şeyin bütünlükten mahrum olduğunu fark eder. Kucakta bir varlık olarak bebek, annesinin bedeniyle, kendi iradesinin bir etkisi saydığı bedensel hareketleri arasındaki kopukluğu travmatik bir kesinlikle far eder. O ana kadar anneyle yekvücut olan varlığın, bir şeyleri terk etmesi ya da o şeyler tarafından terk edilmesidir yaşanan.

Bütün bu anlatıların eğer bir anlamı varsa o da şudur: "Ben" dediğimiz şeyin sınırlarından, bütünlüğünden, tek parçalığından ya da tutarlığından fena halde kuşkuluyuz! Kaygımız, bize bir biçimde dayatılan ayrımları ciddiye almaya kalkarsak başımıza neler geleceğini bilememekten kaynaklanıyor. Öyle görünüyor ki, "ben" ile "ben olmayan" ayrımı bunların başında geliyor. Yalnız kalmaktan çok korkuyoruz; çünkü, yalnız kalabilir bir varlık olduğumuz öğretilmiş. "Ben" ile sözde "ben olmayan"ı öyle keskin çizgilerle ayırıyoruz ki, terk etmek ya da terk edilmek giderek kaçınılmaz oluyor.

Ayrımlarımızın tesadüfi, ama bu sözde ayrımlara dayanan deneyimlerimizin can acıtıcı olduğunu fark ettiğimizde öznel yalnızlıklarımızın ıstırabından kurtulabiliriz. Ayırdıkça yalnızlaşmamız bundandır...

 
ÖZGEÇMİŞ | YAYINLAR | TEZLER | SUNUMLAR | Ders Notları | ARAMA | İLETİŞİM | ANA SAYFA
©2006-2019 Çetin Balanuye
www.balanuye.net