Çetin Balanuye
PhD Felsefe
English
FELSEFE ve/veya EĞİTİM
  BALANUYE.NET » YAYINLAR » OKU
15 Ekim 2019, Salı  



Yanılsamalarımı Verin Bana! Yani Özgürlüğümü... (25.10.2010, Pts)
Uzunca bir zamanadır , "bilinçli-özgür seçin inancı"nın yanılsamaların en büyüğü olduğunu temellendirmek için çalışıyorum. Basitçe, "seçmiyoruz" diyorum; hem de öyle karmaşık ve uzun yaşam rotalarını belirleyenin kendimiz olmadığımız anlamında değil, tastamam basit fiziko-motor devinimlerimizi de seçmediğimizi söylüyorum...

             

                   YANILSAMALARIMI VERİN BANA! YANİ ÖZGÜRLÜĞÜMÜ…
                                                    Çetin Balanuye

                                         Psikeart,    Kasım-Aralık  2010        

       
Uzunca bir zamandır, bilinçli-özgür seçim inancının yanılsamaların en büyüğü olduğunu temellendirmek için çalışıyorum.


Basitçe, “seçmiyoruz” diyorum; hem de öyle karmaşık ve uzun yaşam rotalarını belirleyenin kendimiz olmadığımız anlamında değil, tastamam basit fiziko-motor devinimlerimizi de seçmediğimizi söylüyorum… 

 
Böyle fütursuzca dillendirdiğimde en hafifinden “dikkat çekmeye çalışan şöhretsiz bir filozof”, belki daha da kötüsü “okuduklarından kafası karışmış bir deli” gibi işitiliyorum. Öyleyse aynı görüşü başka bir strateji ile söyleyelim: Bir akasya ağacının baharda çiçek açışı ya da çocukluğumun yumurtaya benzeyen kum tepesinin şimdilerde aşınarak tepsiye benzemesi ne kadar seçimse biz insanların da eylemlerimizle biçimlenişinin o kadar seçim olabileceğini ileri sürüyorum. Dahası bunun tersini düşünmek için ancak aşkın bir varlık fikrini benimsemek zorunda olduğumuzu, birinin hem Tanrı-tanımaz, hem de özgür irade savunucusu olamayacağını söylüyorum.


Önce birkaç kavram için “aynı dilde buluşma daveti”ni yapalım: Tartışmanın temelinde “kendi kendinin nedeni olmak” (causam sui) kavramı vardır; Spinoza’nın tanımladığı biçimiyle, varolmak ve var kalmak için kendinden başka nedene gereksinim duymamak anlamına gelir. Hiçbir varlık bu anlamda “causam sui” değildir; gerek varlığa geliş, gerekse varlıkta kalış ve sonra da çözülüş sürecinde zorunlu olarak başka etkilerden türerler. İnsanın bu açıdan bir istisna olabileceğini düşünmek için tek bir iyi neden bulamayız. Doğumumuz, kendi kendimizin belirlediği bir oluş değildir. Üstelik, “kendilik” dediğimiz içsel duyuş için doğumdan sonra en az bir kaç yıl beklemek gerekecektir. Doğuma yol açan sperm-yumurta eşleşmesinde de bir “seçim” görmek olanaksızdır. Milyonlarca spermlerden yalnızca birinin döllemeyi başarması, ya da yumurtanın bunlardan birini kabul etmesi “özgür seçim” kavramıyla anlaşılamaz. Burada olan, yine Spinozist bir ifadeyle, her varlığın varlıkta kalmak için çabalaması anlamında sperm ya da yumurtanın “conatus”u olarak anlaşılmalıdır. Kimse henüz bir günlük bebeğin ağlamasını bebeğin özgür seçimi olarak yorumlamaz; nitekim, üç yaşındaki bir çocuğun parmağını prize sokarken de kendi eylemlerinin nedeni bir varlık olarak davrandığını düşünmez.


Tam olarak ne zamandır bilinmez, ancak, bir zaman gelir ve artık kendi eylemlerinin özgür nedeni olan bir birey görmeye başlarız. Bireyin, başka türlüsünü de yapabilecek, alternatifler arasından hangisini seçeceğini kendisi belirleyen bir varlık olduğunu düşünmeye başlarız.


Aslında tam olarak neyi gözlemleriz de bu yargıya varırız?


Yanıt şudur: Hiçbir şeyi!


Herhangi bir gözlem yoktur ki eylemlerinizin özgür nedeni olduğumuzu göstersin. Sorun, eylemlerin gözlemlenebilir, eylemleri türeten etkileşimlerin gözlemlenemez olmasıdır. Bu bir temsil sorunudur.


Şu düşünme deneyini gözden geçirelim:


A, B ve C adında üç farklı birey düşünelim. X, Y ve Z adında üç farklı birey daha… A kişisi, X’i itekliyor. X düşüyor. X’in düşme davranışı gösterirken kendi eyleminin özgür belirleyicisi olmadığını kabul etmekte güçlük yoktur. (Bu arada X kişisinin özgür iradesiyle yere düşmemeyi seçebilir olduğunu düşünen doğu mistikleri tartışmanın esenliği açısından A yerine küçük bir kaya parçası koyabilir.) Bu örnekte herkesin hemfikir olmasını neden umuyorum? Çünkü, hem olası A nedeni, hem de X etkisi gözlemlenebilir olaylardır. Bir başka deyişle, bu örnekte “etkileşim” görünür türdendir.


Şimdi B kişisinin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğunu, Y kişisinin de hayatında ilk kez devlet büyüğü gören eğitimsiz bir çiftçi olduğunu düşünelim. B, Y’ye üç gün sonra yapılacak referandumda “evet” demenin erdemlerini sıralıyor ve yüksek sesle soruyor: Referandumda ne oy vereceksin? Y, “evet” sesini çıkarıyor. Y’nin bu eylemi (evet sesi çıkarması) ne ölçüde Y’nin kendi kendisinin özgür-bilinçli seçiminin sonucudur? Bu kez aynı fikirde olmayanların sayısı çoğalacaktır. Neden böyledir? Çünkü bu örnekte B ile Y arasındaki etkileşimlerin “gözlemlenemez nitelikleri” daha fazladır.


Son olarak, C kişisinin Z’den herhangi bir sözcük söylemesini istediğini düşünelim ve Z yüksek sesle örneğin “beyaz” demiş olsun. Bu örnekte Z kişisi kendi seçiminin ne ölçüde özgür belirleyicisidir? Yanıt, Z’nin çok büyük oranda kendi seçiminin belirleyicisi olduğu yolunda çıkacaktır. Peki bu öngörünün nedeni nedir? Tıpkı diğerleri gibi, bu yanıtı hazırlayan temel neden de “gözlemlenebilir etkileşim derecesi”dir. Bu örnekte, Z’nin davranışı (beyaz sözcüğünü söylemesi) dışında gözlemlenebilir başka nitelik yoktur.


Bu düşünme deneyinin bize öğrettiği nedir? Gözlemlenemez etkileşimlerin sonucu olan gözlemlenebilir eylemlerimize özgür iradenin bir seçimi diyoruz!


Üstelik düşünme deneyimimiz epeyce indirgeyici; gerçekte X, Y ve Z’nin eylemleri üzerinde sonsuz sayıda eş zamanlı başka etkilerin olacağı açıktır. Argümanıma ancak iki yolla itiraz edilebilir: Hiçbir etkiden etkilenmeyen sonlu bir “causam sui” varlık bulmak, ya da özgür iradeyi Tanrı yollu mucizeyle açıklamak.


Peki, uygarlığımızın yalnızca insanda özgür-bilinçli ve kendi kendinin nedeni olan bir varlık potansiyeli (bilinç) bulmaktaki bütün bu ısrarı neden?


Çünkü özgür irade sahibi, bilinçli ve özerk seçimler gerçekleştirebilen, buna dayalı eylemlerini ve bedensel devinimlerini başka her etkiden bağımsız, yalnız kendi özgür iradesiyle belirleyebilen özel varlıklar olduğumuz yanılsamasına mecburuz. Oysa tüm bu kabuller basitçe illüzyon gibi görünmekte. Bu görüşün en güçlü savunucularından sayılan Smilansky'e göre, insanların özgür irade konusunda hakikatle yüzleşmeleri neredeyse olanaksızdır; çünkü hakikat böyle bir ayrıcalığımız olmadığı yolundadır. Ancak, yazara göre, tam da bu yüzleşme olanaksızlığı nedeniyle, özgür irademiz varmış gibi yaşamaya etik, hukuksal ve sosyal gerekçelerle mecburuz. İşte, insanlık adeta Smilanski'nin bu saptamalarını çok erkenden biliyormuşçasına, bir "pozitif illüzyon"dan başka bir şey olmayan özgür irade ekseninde birleşmiştir.


Yanılsama, ironik bir biçimde, sözde özgürlüğümüzün teminatıdır.

 
ÖZGEÇMİŞ | YAYINLAR | TEZLER | SUNUMLAR | Ders Notları | ARAMA | İLETİŞİM | ANA SAYFA
©2006-2019 Çetin Balanuye
www.balanuye.net